Skip to content

AVRASYA TÜNELİ II.ABDÜLHAMİD ve NEO OSMANLICILAR…

abdul

Evet, avrasya tüneli ii. abdülhamid han‘ın hayaliydi.
Abdülhamid Han’ın pek çok hayali vardı, yapmak isteyip de yapamadıkları…

Örneğin;
Latin harflerine geçmeyi ii. Abdülhamid Han düşünmüştü, bunla ilgili çalışmalar yapmıştı.
ii. Abdülhamid Han, Osmanlıca alfabesinin hem medeni bir devlete yakışmadığının bilincinde, hem de halkı cahil bıraktığının, halk tarafından öğrenilemediğinin farkındaydı.
Bu sebeple ii. Abdülhamid Han latin alfabesine geçme, uydurma Osmanlıca’dan kurtulup öz Türkçe’ye yönelme çalışmaları yapmış, talimatlar ve teşviklerde bulunmuştur.

Abdülhamit Han, saltanat makamından indirildikten sonra kaleme aldığı “siyasi hatıralarım kitabında naklettiği bilgilerde latin harflerine geçilmesi yönündeki düşüncelerini şöyle açıklamıştır;
“”Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.” “ (Siyasi Hatıralarım, sayfa 192)
Ama fevkalade zor olan bu geçiş sürecini nihayete erdirememiştir.

ii. Abdülhamid Han, dünya ile entegre olmuş, çağı yakalamış bir osmanlı hayal ediyordu.
Yukarıda belirttiğimiz harf devrimine paralel olarak Hicri takvimi bırakıp, Miladi takvime geçme düşüncesine de sahipti ii. Abdülhamid.

Belki inanmayacaksınız ama “şapka devrimi” dediğimiz kılık kıyafette modernleşme sürecini başlatan, hatta bunu yurt sathına yaymak isteyen de yine ii. Abdülhamid Han’dır.

Bunlardan başka bir de kapitülasyonları kaldırmayı düşünüyordu Abdülhamid.
Kapitülasyonları kaldırmak ve milli bir ekonomiye sahip olmak, fabrikalar, işletmeler kurmak hep onun hayaliydi.
Bunun için de eğitime önem vermenin şart olduğuna inanıyordu.
Bizzat kendi parasıyla onlarca genci yurtdışında okutmuş, Türk mühendisler, Türk doktorlar, Türk hukukçular yetişmesine sebep olmuştu.

Bütün bunları yaparken Abdülhamid’in çok daha büyük bir hayali vardı.
demokrasi ve cumhuriyet rejimine geçmek

Evet, yanlış okumadınız.
Abdülhamid, tüm bu reformları planlarken aklında ülkesi için çağdaş, modern bir yönetim modeli vardı.
İngiltere’deki monarşik demokrasiyi Osmanlı’ya getirmek…

Şimdi geldiğimiz noktada neo osmanlıcılar diye tanımladığımız, Osmanlı ile ilgili bir şey bilmeyen, ama pek çok şey söyleyen milyonlarca cahil var malesef.
Okumadıkları, öğrenmedikleri için laf da anlatamıyorsunuz.

İşte bunlar, yukarıda bahsettiğim ii. abdülhamid’in yapmak isteyip de yapamadığı devrimleri hayata geçiren mustafa kemal atatürk‘ten ve Cumhuriyet rejiminden hoşlanmaz, nefret ederler.
Oysa ii. Abdülhamid hakkında yeterli bilgileri olsaydı, Abdülhamid’in düşündüğü pek çok devrimi Atatürk’ün gerçekleştirdiğini bilir ve bugünkü düşüncelerinden utanırlardı.
Ama bugün bunlar ne yazık ki Atatürk ile Abdülhamid’i oylama, kıyaslama ve hatta yarıştırma gafleti içindeler.

Sizler daha 36 Osmanlı padişahını sayamayan, ii. Abdülhamid Han’ın mezarını dahi bilmeyen insanlarsınız.
Okumuyor, öğrenmiyorsanız, bari utanın.
İnsanlık onuru bunu gerektirir zira.

 

DİRİLİŞ ERTUĞRUL DİZİSİNDE GÜNDÜZ ALP

Tarihi kayıtlarda Osman Gazi’nin abisi olarak geçen Gündüz Alp, Ertuğrul Gazi’nin büyük oğludur.

Lakin Diriliş Ertuğrul’un 23 Kasım 2016 tarihinde yayımlanan bölümünde henüz çocuk yaştayken öldürülmüştür. Oysa tarihi kayıtlarda geçen Gündüz Alp yetişkin bir ömre kadar uzanıyor, hatta Ertuğrul Gazi’den sonra Kayı Boyu’nun beyi olmak için kardeşi Osman Gazi ile mücadele ediyor.

Yani Gündüz Alp çocuk yaşta ölmemiş, yetişkin kişiliğe ulaşmış ve Osman Gazi ile giriştiği beylik mücadelesini kaybetmesine rağmen yine de kardeşinden ayrılmamış, Bizans üzerine düzenlenen bir akında şehit olmuştur.

İş bu Gündüz Alp’in soyundan gelenler bugün hala bulgaristan, trakya, bursa, balıkesir’in bazı köylerinde varlığını sürdüren ve amucalar ya da amuca kabilesi olarak tanımlanan türkmenlerdir.

Türk Tarihi açısından önemli bir dönemin işlendiği yüksek bütçeli ve bol reytingli bir yapımda bu tip basit ve bariz hatalar yapılması kabul edilemez bir şeydir.

DÜZELTME: Neyse ki bir önceki bölümde öldüğü gösterilen Gündüz Alp’in bir şekilde yaralı olarak kurtulduğunu yeni bölümde gördük. Böylece bu sorun ortadan kalkmış oldu.

gunduz

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE ÇOCUK EVLİLİĞİ ve PEDOFİLİ

Çocukların erken yaşta evlendirilmesi, eş yapılması ve çocuklara yönelik cinsel istismarlar soysuz toplumların adetleridir. Bu sebeple ve tarihi gerçekler ışığında İslamiyet öncesi Türk toplumunda yaşı küçük çocuklarla evlenmek ve çocuk istismarı yoktur.
Türkler İslamiyete girişle birlikte çocuk evlilikleri, pedofili gibi kavramlarla tanışmıştır.

Türk kültüründe çocuğa “bala” denir ki, “bala” sıfatı bir kutsiyet taşır.
Hatta kız çocuklarında bu sıfat pekiştirilerek “aybalam” şeklinde kullanılır.

Örneğin, ölen kahramanların mezarlarının başına dikilen taşlara “bal bal” adı verilir ki bu bal bal kelimesi ile bala kelimesi aynı kökten gelir.

Filhakika zaten Türk geleneğinde “aile” kavramı büyük önem taşır.
Kadın erkeğin ““i ve tamamlayıcısıdır.
Bu yüzden Türklerde aile kurma, düğün(toy), ölüm(yuğ) ve ad koyma gelenekleri çok önemlidir.

Türklerin binlerce yıl iç içe yaşadığı çin kültüründe de görülen çocuk evlilikleri ve pedofili alışkanlığına rağmen Türkler tarihin hiçbir evresinde bu sapkın davranışa yeltenmemiş, alet olmamışlardır.

Yine Türkler’deki söz kesme, nişan-nişanlanma adeti de sırf bu pedofili sapkınlığın önüne geçebilmek içindir.
Evlenecek kız ve erkek için önce söz kesilir, kız ve erkeğin birbirlerini yeteri kadar tanıması amaçlanırdı.
Bakınız bu söz kesme olayında şöyle bir detay var ki bu da Türk Milletinin asaletinin, kız çocuklarına, kadınlara verdiği değerin emsalsiz bir göstergesidir.
Şöyle ki, Türkler söz kesme merasimini at üzerinde yapmaktaydılar. İki tarafın aileleri at üzerinde görüşme yerine geliyordu.
Kız, bir rızalık sembolü göstererek isteğini belirtebiliyordu. (bu sembol genellikle mendil olurdu.)
Bu durum aile içerisinde babanın sonsuz bir velayet hakkı olmadığını göstermesi açısından önemlidir.

Yani kızın da evlilikte rızası ve söz hakkı bulunmaktaydı.
kız istemediği biri ile evlendirilemez,
mal gibi alınıp satılamazdı
Türklerde evlilik kararlarında kızın söz hakkı ve razı olması gerekmektedir.

Bu durum İslamiyet sonrasında da oğuzlar ve karluklar‘da da devam etmiştir..
Evlendirilecek kız ve erkek çocuklar yeterli olgunluğa ulaşacakları zamana kadar nişanlı kalır, yeterli olgunluğa ulaştıklarında ise törenin gerektiği şekilde evlenirlerdi.

türklerde toplum içerisinde kadın ve erkeğin görüşmeleri doğaldı ve sosyal hayat içerisinde çağdaşı olan kavimler gibi bunu sınırlandırıcı kayıtlar, kurallar bulunmuyordu.

kadın ve erkeğin evlilik öncesi özgürce görüşebilmelerine rağmen türklerde veled i zina yoktu.
hem terim olarak karşılaşılmadığı gibi hem de ırza geçilme vakalarında sergilenen katı tutum bunda etkiliydi.
Çünkü türklerde zina en büyük suçlardan biriydi.
Lakin suçluyu cezalandırma hakkı fertlerin değil devletindi.
Tecavüz suçlarında ölüm cezalarının uygulanışında karluk türkleri suçluyu yakmayı, göktürkler atlara bağlayarak vücudu ayırmayı sistemleştirmişlerdi.
uygurlarda ise ölüm cezası bulunmuyordu. Üçyüz değnek ile maddi bir ceza veriliyordu.

İşte böyle asil bir millet, kadına, kız çocuğuna böylesine değer veren bir millet ne oldu da bugün pedofiliyi, tecavüzcü ile mağduru evlendirmeyi tartışır oldu?
Üstelik içimizde bu ortadoğu soysuzluğunu savunanlar var ne yazık ki…

turk-kizlari

KORE GAZİSİ SÜLEYMAN ve KORELİ KIZI AYLA…

Dünyada her milletin ordusu vardır, askeri vardır.
Ama Türkler için bu durum biraz farklıdır.
Türkler askerliği bir sanat olarak icra eden yegane millettir dünyada.
Az sonra okuyacaklarınız da bunun ıspatı niteliğindedir.
Ama peşinen söylemeliyim ki ağlamaya hazır olun…

Kore Savaşı’nın en çetin merhaleleri, Türk askerleri Çin ordusunu püskürterek onların elindeki Güney Koreli esirleri kurtarıyor, bu esirler arasında anne babaları öldürülmüş çocuklar da var ne yazık ki…

İşte bu çocuklardan birini 25 yaşındaki süleyman birbiley adlı asker alıyor ve ona “ayla” ismini vererek 5 yaşındaki kız çocuğuna adeta kendi kızı gibi davranıyor, onunla ilgileniyor.

Ayla’da Süleyman’ı babası biliyor ve onunla hiç ayrılmak istemiyor.
Fakat savaş sona eriyor ve Türk askeri’nin anavatana dönmesi gerekiyor.
Süleyman Ayla’yı gerçekten evlat edinmek ve Türkiye’ye götürmek istiyor, fakat buna müsade edilmiyor.
Baba kız ne yazık ki savaş sonunda ayrılıyorlar.

Süleyman Birbiley Ayla ile ayrılışlarından tam 60 yıl sonra kızını bulmak ve ölmeden önce kızına kavuşmak için harekete geçiyor.
Kore Gaziler Derneği nezdinde girişimde bulunuyor.
Gaziler derneği de Kore makamlarına durumu iletiyor.

Ve netice alınıyor.
Güney Kore televizyonu Ayla’yı buluyor ve Süleyman Bey ile Ayla’yı buluşturmak, baba ve kızı kavuşturmak için harekete geçiliyor.

Ayla tam 65 yaşında çoluğa çocuğa karışmış, hatta torun sahibi olmuş.
Süleyman amca da eşini yanına alıyor ve soluğu Kore’de alıyorlar.

Ve mutlu son.
Bu mutlu sonu ifade edecek kelime bulamıyorum.
En iyisi siz videosunu seyredin;

Süleyman bey, eşi ve Ayla;

Süleyman Amca kızı Ayla’ya kendi elleri ile Türk lokumu yediriyor.

 
Süleyman amca, eşi, Koreli kızı ve Koreli torunları;

kore-ayla
Yahu nasıl bir hikaye bu böyle?
Resmen darmadağan etti beni. hala ağlıyorum. yazarken bile gözlerim yaşlı…

Belgeselin tamamını şuradan seyredebilirsiniz;

Belgeselin orijinal adı:
“Ayla: My Korean daughter”

BÜYÜK TAARRUZ’DA ŞEHİT OLAN BABA OĞUL…

dumlupınar şehitliğine giderseniz şayet, en tepedeki büyük mehmetçik anıtına çıkarken merdiven basamaklarının sağında bir baba-oğul anıtı vardır.
bu anıtta yağız bir türk askeri ve kucağında yaşlı bir başka asker tasvir edilir.

Çetmilli Ali Çavuş ve Oğlu Mehmet Onbaşı Anıtı.

Çetmilli Ali Çavuş ve Oğlu Mehmet Onbaşı Anıtı.

 

işte yukarıdaki görselde tasvir edilen kahramanlar, baba-oğul kurtuluş savaşında şehit verdiğimiz çetmilli ali çavuş ve oğlu onbaşı mehmet‘tir.

1912’de balkan savaşı patlak verdiğinde çetmilli ali çavuş savaşa katılmak üzre evinden çıktığında geride bıraktığı oğlu mehmet henüz 8 yaşındadır.
ali çavuş balkan savaşlarından sonra takip eden yıllar içinde sırasıyla, galiçya, hicaz, yemen vekafkasya’da cepheden cepheye koşarak 11 yıl köyünden ve ailesinden uzak kalmış, milli mücadele başlayınca da doğu cephesinden
kurtuluş savaşı‘na koşmuştur.

bu geçen 11 yıl boyunca mehmet büyümüş, yağız bir delikanlı olmuş, o da babası gibi milli mücadeleye katılmak için orduya yazılmıştı.

baba ve oğulun yolları nihayet cephede kesişir.
dumlupınar’da başkomutanlık meydan savaşında 19 yaşındaki alay sancaktarı mehmet onbaşı ile ali çavuş karşılaşırlar.
birbirlerine sarılıp hasret giderirler.
lakin bu sevinç ve bu kavuşma, hasret giderme bir hayli kısa sürer.
kavuşmanın sabahındaki süngü hücumunda çetmilli ali çavuş şehadet şerbetini içer.
onbaşı mehmet babası ile bir kez daha gurur duymuştur.

babasının şehit olmasının üzerinden henüz 3 gün geçmişken onbaşı mehmet’te 31 ağustos günü izmir’e ilk giren birliklerimizin içinde şehit düşer.

böylece baba ve oğul ikisi de şehit olarak birbirlerine kavuşmuş olurlar.

yukarıdaki görselde gördüğünüz bronzdan yapılmış bu ikili heykelde genç oğul şehit babasını kucağında taşımaktadır.
anıtın altındaki mermer kitabede ise bu hikaye anlatıldıktan sonra “yüce kahramanları minnet ve şükranla anıyoruz” şeklinde yazı vardır.

ruhları şad olsun.

YUNAN ORDULARI BAŞKOMUTANINI ESİR ALAN ÇAVUŞ…

Büyük Taarruz’un ismi pek zikredilmeyen kahramanlarından biri olan AHMET ÇAVUŞ’tur.

Savaştan evvel Afyon cezaevinde gardiyanlık yapan bu kahraman asker, esir aldıkları Yunan askerlerinin içinde Yunan orduları başkomutanı nikola trikopis olduğunu bilmiyordu, işin bir başka ironik yanı da, Ahmet Çavuş tarafından esir alınan General Trikopis de Yunan orduları başkomutanı olduğunu henüz bilmiyordu, başkomutan olduğu kendisine Uşak’ta huzuruna çıktığı mustafa kemal atatürk tarafından bizzat tebliğ edilmiştir.

general trikopis, esir alınış anını şu şekilde aktarıyor;

“her tarafımız türklerle çevrilmişti. esir olacağımızı anlamıştık. bizde kılıcı düşmana teslim etmek küçüklük sayılır. durumun kötüye gittiğini gören yaverim, bir ara yanıma gelerek:
‘generalim kılıcını imha edelim’ dedi.
derhal kılıcımı verdim. önümde parçaladı.
bu sırada atım da vurulmuştu.
başka bir atla çemberi yarıp kaçmaya çalıştım. olmadı yakalandım.
atımdaki süvari kılıcını da aldılar.
ve beni ilk defa garp cephesi komutanı ismet paşa’nın yanına götürdüler. daha sonra mustafa kemal’in huzuruna çıkardılar.”

ahmet çavuş ise bu esir edişinin hikayesini şu şekilde aktarıyor;

“keşif için üç kişi dağa(elmalıdağ) tırmanmağa başladık.
yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı.
arkamızdan da kırk kişi yollayacaklardı.
alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız zaman, 5 – 10 zabitin oturduklarını gördüm.
derhal bombalardan birisini yakalayarak, davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. hepsi, ellerini kaldırdılar.
arkadaşlarım da yanına gelmişlerdi. ben önümüzde duran bir zabitin atını yularından yakalıyarak çektim.”

sordular:
-“ne kadar kuvvetiniz var?” dediler.
-“üç ordu, dedim. tamamen muhasara altındasınız. ya teslim olacaksınız, ya sizi gurup ateşine vereceğiz.”
-“hangi kıtaya kumanda ediyorsun?” dediler.
-“alay kumandanıyım”, dedim.

rütbemi sordular?

-“başçavuş…” dediğim zaman hepsi hayret içerisinde kalmışlardı.

hayretlerini gidermek için devam ettim:

-“bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var”, dedim.

onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. onlar da bize, bol bol sigara ikram ettiler.
ceplerimizi doldurduk.
biz onları böylece esir aldıktan epey sonra kaymakam hüseyin hüsnü beyle tabur kumandanımız fuat bey geldiler.

hüseyin hüsnü bey, esir zabitlerin içerisinden birisini, eliyle işaret ederek bana sordu:

-“bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?”
-“ne bileyim, dedim. elin düşmanı… babamın oğlu değil ya!…”

fuat beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı:

-“trikopis, trikopis, diye haykırdı. yunan başkumandanı…”

trikopis’i uşak’a kadar getirdik.
orada bana bir istiklâl madalyası yazdılar. trikopis’in esvaplarını da bana hediye ettiler. geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim.
şimdi bunlar azıcık eskidi. sokağa pek gelmiyor. evde saklıyorum…

Görsel-1) Ahmet Çavuş.

Görsel-1) Ahmet Çavuş.

Görsel 2 ve 3) Ahmet Çavuş’un kabri.

 

AHMET ÇAVUŞ BELGESELİ/NTV.

YILDIRIM KEMAL…

Afyonkarahisar’dan Uşak yönüne doğru giderken kuzeye doğru sapıp Zafertepe mevkiini ziyaret ederseniz yolunuzun üzerinde bir köy vardır. Yıldırımkemal köyü.
Afyon ilinin Sinanpaşa ilçesine bağlı bu köy, Büyük Taarruz-Başkomutanlık Meydan Muharebesinde önemli bir yere sahiptir.

Köyün adı, büyük taarruz sırasında Konya’da tedavi gördüğü hastaneden kaçarak fahrettin altay paşa’nın süvari tümenine katılan ve emrindeki 30 kahraman süvari ile düşman kuvvetleri ile yaptığı çarpışmada şehit düşen İzmirli süvari subayı “Yıldırım” lakaplı Kemal Bey’den gelmektedir.

28 ağustos 1922’de 5. Süvari Kolordusu’nun, çekilmekte olan ve eğret bölgesindeki ihtiyatta bulunan Yunan kuvvetlerine baskınlar yaptığı sırada, İzmir’e ilk gidecek süvari kıtasının başında bulunmak üzere görevlendirilen Yıldırım Kemal, Küçükköy istasyonu yakınındaki çarpışmalarda 30 arkadaşı ile birlikte şehadet şerbetini içmiş bir Milli Mücadele kahramanıdır.

Bu sebeple eski adı Küçükköy olan mevkiye, Yıldırımkemal ismi verilmiştir.

Görsel-1) Yıldırımkemal Şehitliği.

Görsel-1) Yıldırımkemal Şehitliği.

 

Görsel-2)Yıldırımkemal şehitliği kitabesi.

 

Görsel-3)Yıldırımkemal tren istasyonu.

EK: Yıldırımkemal Köyü Google Maps Konum.