Skip to content

PLİSKA PUSULASI ve KAYI TAMGASI…

Pliska pusulası, Bulgar Türklerine ait, takribi 1200-1300 yıllık bir Türk mirasıdır.

pliska pusulası;

Pusula üzerinde Türklere ait yönleri gösteren tamgalar yer alıyor.
Hem ara, hem ana yönler gösterilmiş.

pliska bugün Bulgaristan’da bulunan bir antik şehirdir.
Bu şehir birinci bulgar imparatorluğu‘nun ilk başkentidir.

Bu şehri tarihte pliska muharebelerinden hatırlıyoruz.

Pliska muharebeleri bulgar türkleri‘nin balkanları yurt edinmesinden rahatsız olan Bizans imparatorunun büyük bir ordu ile Bulgaristan üzerine sefere çıkmasıyla başlıyor.

İmparator Nikiforos, Bulgar Türklerinin başkenti Pliska’yı ele geçirip yağmalatıyor, kurum han(krum han) önderliğindeki Bulgarlar geri çekiliyor ve toparlanıyor, İmparator Nikiforos Bulgarları geldikleri yöne sürmek amacıyla üzerlerine gidiyor, lakin Varbitsa geçidinde Bulgarlar tarafından ağır bir yenilgiye uğratılıyor.
Bu muharebelerin sonunda Bizans ordusu tamamen yok oluyor ve imparator Nikiforos öldürülerek kafatasından şarap kadehi yapılıp gümüşle kaplanıyor ve Kurum Han imparatorun kafatasından şarap içerek bu zaferi kutluyor…

Aşağıdaki görselde Bulgar Türkleri’nin büyük hanı Kurum Han elinde İmparator Nikiforos’un kafatası ile resmedilmiş;

 

 

Reklamlar

Atatürk’ün Sosyal Fabrika Projesi; NAZİLLİ BASMA FABRİKASI…

Atatürk’ün bu memleketin başına gelmiş en güzel şey olduğunun ispatı olan projedir Sosyal Fabrika Projesi ve bu kapsamda faaliyete geçirilen Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası…

Ulu Önder’in en beğendiğim ve en anlamlı söylemlerinden biri de şudur;
“her fabrika bir kaledir…”

Ne kadar sade, ama ne kadar anlamlı bir söz.

Her fabrika bir kaledir.
Yani bir fabrika içi sadece makinelerle, techizatla, işçilerle dolu bir bina, bir mekan değildir, o binanın da ötesidir.

İşte Atatürk’ün bu söylemi doğrultusunda günümüzden 80 yıl önce kale gibi fabrikalarla başlıyordu sosyal fabrika projesi.
Sosyal fabrika projesinin ilk ve en güzel örneği, 1937’de Atatürk tarafından açılan nazilli sümerbank basma fabrikası’dır.

Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir laboratuar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampustur.

Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkândan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.

Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır.
Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.

Nazilli Sümerbank basma fabrikası, sosyalist ülkeler de dâhil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir.
evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasının bazı özellikleri;

•Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir.
1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.

•Fabrikada sinema salonu vardır.
1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir.

•Fabrika halkevi kurmuştur.
Fabrika “sümer halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır.

•Fabrikanın korosu vardır.
Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır.
Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro, işçilerin Beethoven dinlemelerini sağlamıştır.
Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.

•Fabrikanın hamamı vardır.
Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.

•Fabrikanın ressamları vardır.
Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır.
Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.

•Fabrikanın spor kulübü vardır.
Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli sümer spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir.
Fabrika bünyesindeki Sümer spor futbol sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir.

•Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır.
Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank basma fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.

•Fabrikada işçiler için bir okuma yazma kursu vardır.

•Fabrikanın işçi radyosu vardır, işçi çocukları için kreşi vardır.

•Fabrika işçileri için uygun kalabilecekleri lojmanlar, ayrıca bekar işçiler için “bekar işçi pansiyonları” vardır.

•Fabrikada, lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan mini treni vardır.

•Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır.
Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.

Evet, hiç şüphesiz ki bunların tamamı vizyon sahibi bir liderin düşüncelerini hayata geçirmesinden ibaretti.
ve Atatürk, Büyük Türk Milleti ile Nazilli’de bunları başardı.

O fabrika yıllar boyu tıkır tıkır işledi, binlerce kişiye sadece ekmek kapısı değil, umut ve yaşam oldu.

Sadece Nazilli basma fabrikası değil,

■Gemlik Suniipek Fabrikası.

■Bursa Merinos Fabrikası.

■İzmit Kağıt Fabrikası(seka)

■Ereğli Bez Fabrikası.

■Alpullu Şeker Fabrikası.

■Uşak Şeker Fabrikası.

■MKE Kırıkkale Fabrikası.

■Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası.

■Ankara Çimento Fabrikası.

■Eskişehir Şeker Fabrikası.

■Turhal Şeker Fabrikası.

■İzmit, Paşabahçe şişe ve cam fabrikası.

■Kayseri Bez Fabrikası.

■Keçiborlu Kükürt Fabrikası.

■Sivas Çimento Fabrikası.

■Karabük Demir Çelik Fabrikası.

Gibi dev fabrikalar da Atatürk döneminde planlanmış, imalata geçmiş ve bu ülkenin hem maddi, hem manevi birer servetleri olmuşlardır.

İşte yukarıdaki tüm bu fabrikalar, sadece birer beton ve makine yığını tesisler bütünü değil, aynı zamanda birer “sosyal fabrika”ydı.

Ve Atatürk’ün de dediği gibi, “her fabrika bir kaleydi

Şimdi malesef o kalelerin tamamı yıkıldı, satıldı, başka ellere geçti.
Ne sosyallik kaldı, ne de fabrika.

 

 

İzmir Fatihi Yüzbaşı Şerafettin Bey ve ÜÇÜNCÜ KILIÇ

Milli mücadele’nin dönüm noktası olan Sakarya Meydan Muharebesi kazanılmış, Türk Milleti’nin morali yerine gelmişti.

Sadece Türk Milleti’nin mi?

Tüm Türk ve İslam Coğrafyası coşkuluydu bu zafer sonrasında.

Artık Türklerin 1699’dan beri süregelen geri çekilmesi son bulmuş, düşman Polatlı’da durdurulmuş hatta fevkalade yıpratılmıştı. Artık herkes bir taarruz bekliyor ve istiyordu.

İşte Ocak 1922’de ta Buhara’dan bir heyet geldi Ankara’ya. Hem zaferin coşkusunu paylaştılar, hem de taarruz için moral ve destek verdiler.

Heyet Buhara’dan boş gelmemişti. Yanlarında Buhara Halkı adına 3 değerli kılıç getirmişlerdi.

Kılıçlardan biri Başkomutan Mustafa Kemal’e verildi, 2. Kılıç İsmet Paşa’ya takdim edildi. Peki ya 3. Kılıç? 3. kılıç kimin içindi?

Buhara Heyeti’nin temsilcisi bu 3. kılıcın İzmir’e ilk girecek komutana verilmesini rica etti Mustafa Kemal’den.

Evet bu da gösteriyor ki İzmir ve İzmir’in kurtarılması o dönem için hem Türk, hem İslam dünyası için bir “Kızıl Elma” idi. Mustafa Kemal seve seve kabul etti bu teklifi.

26 Ağustos Sabahı taarruza başlamak üzre olan her askerin, her komutanın rüyalarını süslüyordu bu kılıç.

Ve işte 26 Ağustos sabahı Kocatepe’den Afyon’a, oradan Dumlupınar’a, Uşak’a ve nihayetinde İzmir’e doğru başlayan bu Büyük Taarruz’un sonunda 9 Eylül 1922’de ilk Türk Süvarileri İzmir’e girmeye başladı. Bu ilk süvari birliklerimizin başında da Fahrettin Altay Paşa’nın gözbebeği, akıncı Yüzbaşı Şerafettin Bey vardı. Daha sonra “İzmir” soyismini alıp İzmir Kızıl Elmasını ömrü ile bağdaştıran Şerafettin Bey, aynı zamanda İzmir Hükümet Konağı’na çıkıp Yunan Bayrağını indirip yerine şanlı Al Bayrağımızı diken komutanımızdır.

Ve savaşın bitimi, İzmir’in kurtulması ile birlikte işte bu Buhara’dan gelen 3. Kılıç Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verildi. Şerafettin Bey bir ömür boyu bu kutlu armağanı bir şeref göstergesi olarak yanından ayrılmadı, ona sahip çıktı son nefesini verene kadar.

Ammavelakin Şerafettin Bey’in vefatından sonra kılıç eşi tarafından müzeye verilmek üzre İstanbul Valiliğine teslim edildi, daha sonra da kayboldu. Kılıç hiçbir zaman müzeye verilmedi, müzeye konulmadı.

 

SEVR’i İMZALAYAN HEYET

Sevr Antlaşmasını imzalamak için görevlendirilen Osmanlı Heyeti.
Soldan 2. sıradaki fesli olan Hain Damat Ferit.
Damat Ferit’in sağındaki isim Rıza Tevfik, Solundaki isimler ise, Maarif Nazırı Mehmet Hadi Paşa, diğeri ise Bern Konsolosu Reşat Halis Bey.
Heyetin içinde bulunduğu gemi ise İtilaf devletlerine ait bir savaş gemisi.
Düşman gemisi ile barış antlaşması imzalamaya gitmeyi kime nasıl açıklayabilirsiniz ki?
O antlaşma nasıl bir barış antlaşması olabilir?

VAHDETTİN’in SATTIĞI ve KİRAYA VERDİĞİ CAMİLER

Chp’ye ve Cumhuriyet Türkiyesine mal edilmeye, yamanmaya çalışılan ibadet yerleridir.

Evet, hain olduğu kadar işbirlikçi bir padişah olan, bu yüzden de müslüman dünyasında hiç de itibar görmeyen, iplenmeyen bir halife olan Vahdettin’in bu vatana ettiği ihanetlerden biri de İstanbul’daki bazı camileri satması ve/veya kiraya vermesidir.

Vahdettin’in sattığı camiler şunlardır;

taksim mehmetçik camii;
vahdettin’den önceki dönemde fransızlara satılan taksim kışlasının içinde kalan bu cami o dönem satış işleminden muaf tutulmuştu. lakin vahdettin döneminde kışlanın içindeki bu cami de fransız istanbul emlak şirket-i osmaniyesi adlı şirkete 7000 lira bedelle satılmıştır.

ayasofya camisi mahzeni.

mustafa ağa camii 1300 lira bedelle harunaçi efendi’ye satılmıştır.

zeynep sultan camii; sultan mahmud türbesinin karşısında bulunan cami satılmıştır. bugün büfe olarak işletilmektedir.

sultan mahmud türbesinin yakınındaki bir cami daha satılmış, burası yıkılarak depo yapılmıştır.

kiraya verilen camiler;

•üsküdar’daki tahir efendi camisi depo olarak kullanılmak üzere amerikalılara kiraya verildi.

bereketzade camisi; rum bir tüccara kiralanmıştır.

beyoğlu hüseyin ağa camii;
beyoğlu’nda bulunan bu cami de önce satılmak istenmiş, ama gelen tepkiler nedeniyle satışından vazgeçilip kiraya verilmiştir.
camiyi kiralayan şirket cami bahçesindeki araziye apartman yapmak istemiş, ama kurtuluş savaşı kazanılınca kira sözleşmesi iptal edilip buna izin verilmemiş, cami ve arazisi atatürk’ün talimatıyla vakıflar müdürlüğüne devredilmiştir.
tamiratın ardından da caminin hemen önüne şu yazı yazılmıştır;

bunlar dışında vahdettin tarafından satılan ve kiraya verilen medreseler, mezarlıklar, imaret ve hamamlar da vardır.
bunlardan bazıları şunlardır;

•laleli’de sultan mustafa han medresesi önce satılmış, sonra yıkılmış ve yerine laleli apartmanları yapılmıştır.

•üsküdar’daki acıbadem dergâhı yıkılıp yerine yabancı bir şirket tarafındantramvay fabrikası yapılmıştır.

•bahçekapı’daki hamidiye medresesi kiraya verilmiştir.

•eyüpsultan’daki mihrişah imareti ardiye olmak üzere kiraya verilmiştir.

•kasımpaşa-beyoğlu müslüman mezarlığı satıldı.

•taksim’deki ermeni mezarlığı general harrington’a tahsis edilmiş, general de buraya futbol sahası yaptırmıştır.

evet, işte iktidarları döneminde sayısız cami yıktıran ama yine de utanmadan “chp döneminde camileri ahır yaptılar
diyen akp’lilerin vahdettin sevgisinin nedenlerinden biri…
cami düşmanlığı bunların ortak noktalarıymış demek ki.

 

SALTANAT ŞURASI

Siz hiç “Saltanat Şurası” diye bir şey duydunuz mu?
Saltanat Şurası; Hain Vahdettin ve ondan daha fazla hain olan Damat Fer-İT’in Türk Yurdunu işgal planı olan Sevr Antlaşmasını onaylatmak için nazırlar, paşalar ve bürokratları bir araya getirerek yaptıkları toplantıdır.

Damat Fer-İT, Vahdettin’i adeta bir kukla gibi oynatarak saltanat şurasını yönetmiş ve bir oldu bittiye getirerek hile ve desise ile Sevr Antlaşmasını şura üyelerine kabul ettirmiştir.

O toplantıda olanlar içinde bir tek Topçu Feriki Ali Rıza Paşa itiraz ederek olumsuz oy kullanmış ve bunun “VATANA İHANET” olduğunu söylemiştir.

Topçu Feriki Ali Rıza Paşa’nın ömrü Milli Mücadeleye katılmaya vefa etmemiş bir süre sonra hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Ali Rıza Paşa’nın ölümü sonrası Mustafa Kemal, Ali Rıza Paşa’nın
oğlu Fazıl Rıza Bey(Atabek)’e gönderdiği telgrafta şunları yazmıştır;

“vatanımız, babanızın umduğu gibi inşallah kurtulur da hepimiz halâs buluruz. taziyetler, gözlerinizden öperim.� (Mustafa Kemal).”

İşte Mustafa Kemal’in telgfrafında da temenni ettiği gibi Vatan milletin azmi ve mücadelesi ile kurtulmuş, Ali Rıza Paşa’nın ruhu da Halas’ın huzuru ile şad olmuştur.

Bizler Damat Ferit’lerin, Vahdettin’lerin, Ali Kemal’lerin, Said Molla’ların, Dürrizade Abdullahların değil, Mustafa Kemal’lerin, Topçu Feriki Ali Rıza Paşa’ların, Mareşal Fevzi Çakmak’ların, Reşat Çiğiltepe’lerin, Topal Osman’ların evlatlarıyız.

Bizler Sevr köpekliğinin değil, Lozan asaletinin yansımasıyız…

BERÇ KERESTECİYAN TÜRKER

Atatürk’ün Bandırma vapuru ile Samsun’a hareketinden hemen önce Berç Keresteciyan adlı Ermeni, Mustafa Kemal’in avukatı olan Sadettin Ferit Bey’e şu uyarıyı yapıyordu;

“Siz, Paşa Hazretleri’nin hem avukatı, hem zannederim yakın dostusunuz. Paşa hazretlerinin bindiği vapur Boğaz dışında bir İngiliz torpidosu tarafından batırılacak. İkaz ediyorum. Lütfen Paşa Hazretleri’ne iletiniz, kıyıdan gidiniz…”

Bu değerli istihbarat sayesinde 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Samsun’a hareket eden Bandırma vapuru sahili takip ederek Samsun’a ulaşıyor ve Milli Mücadelemiz fiilen başlıyordu…

Filhakika Berç Keresteciyan Kurtuluş Savaşımızın en yoğun dönemlerinde de iş başındaydı.
O’nun İstanbul’dan temin ettiği ilaçlar, tıbbi malzemeler takalar ile İnebolu’ya oradan da cephe hastanelerine taşınıyordu.
Berç Keresteciyan İstanbul’dan İnebolu’ya müthiş bir sevkiyat organizasyonuna imza atan KARAKOL ÖRGÜTÜ’nün vatanperver bir mensubuydu…

İşte Türk Kurtuluş Savaşına yapmış olduğu bu muazzam katkılar dolayısıyla kendisine bizzat Atatürk tarafından “TÜRKER” soyadı verilmiştir.

Ruhu Şad, Mekanı Cennet Olsun…