Skip to content

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE ÇOCUK EVLİLİĞİ ve PEDOFİLİ

Çocukların erken yaşta evlendirilmesi, eş yapılması ve çocuklara yönelik cinsel istismarlar soysuz toplumların adetleridir. Bu sebeple ve tarihi gerçekler ışığında İslamiyet öncesi Türk toplumunda yaşı küçük çocuklarla evlenmek ve çocuk istismarı yoktur.
Türkler İslamiyete girişle birlikte çocuk evlilikleri, pedofili gibi kavramlarla tanışmıştır.

Türk kültüründe çocuğa “bala” denir ki, “bala” sıfatı bir kutsiyet taşır.
Hatta kız çocuklarında bu sıfat pekiştirilerek “aybalam” şeklinde kullanılır.

Örneğin, ölen kahramanların mezarlarının başına dikilen taşlara “bal bal” adı verilir ki bu bal bal kelimesi ile bala kelimesi aynı kökten gelir.

Filhakika zaten Türk geleneğinde “aile” kavramı büyük önem taşır.
Kadın erkeğin ““i ve tamamlayıcısıdır.
Bu yüzden Türklerde aile kurma, düğün(toy), ölüm(yuğ) ve ad koyma gelenekleri çok önemlidir.

Türklerin binlerce yıl iç içe yaşadığı çin kültüründe de görülen çocuk evlilikleri ve pedofili alışkanlığına rağmen Türkler tarihin hiçbir evresinde bu sapkın davranışa yeltenmemiş, alet olmamışlardır.

Yine Türkler’deki söz kesme, nişan-nişanlanma adeti de sırf bu pedofili sapkınlığın önüne geçebilmek içindir.
Evlenecek kız ve erkek için önce söz kesilir, kız ve erkeğin birbirlerini yeteri kadar tanıması amaçlanırdı.
Bakınız bu söz kesme olayında şöyle bir detay var ki bu da Türk Milletinin asaletinin, kız çocuklarına, kadınlara verdiği değerin emsalsiz bir göstergesidir.
Şöyle ki, Türkler söz kesme merasimini at üzerinde yapmaktaydılar. İki tarafın aileleri at üzerinde görüşme yerine geliyordu.
Kız, bir rızalık sembolü göstererek isteğini belirtebiliyordu. (bu sembol genellikle mendil olurdu.)
Bu durum aile içerisinde babanın sonsuz bir velayet hakkı olmadığını göstermesi açısından önemlidir.

Yani kızın da evlilikte rızası ve söz hakkı bulunmaktaydı.
kız istemediği biri ile evlendirilemez,
mal gibi alınıp satılamazdı
Türklerde evlilik kararlarında kızın söz hakkı ve razı olması gerekmektedir.

Bu durum İslamiyet sonrasında da oğuzlar ve karluklar‘da da devam etmiştir..
Evlendirilecek kız ve erkek çocuklar yeterli olgunluğa ulaşacakları zamana kadar nişanlı kalır, yeterli olgunluğa ulaştıklarında ise törenin gerektiği şekilde evlenirlerdi.

türklerde toplum içerisinde kadın ve erkeğin görüşmeleri doğaldı ve sosyal hayat içerisinde çağdaşı olan kavimler gibi bunu sınırlandırıcı kayıtlar, kurallar bulunmuyordu.

kadın ve erkeğin evlilik öncesi özgürce görüşebilmelerine rağmen türklerde veled i zina yoktu.
hem terim olarak karşılaşılmadığı gibi hem de ırza geçilme vakalarında sergilenen katı tutum bunda etkiliydi.
Çünkü türklerde zina en büyük suçlardan biriydi.
Lakin suçluyu cezalandırma hakkı fertlerin değil devletindi.
Tecavüz suçlarında ölüm cezalarının uygulanışında karluk türkleri suçluyu yakmayı, göktürkler atlara bağlayarak vücudu ayırmayı sistemleştirmişlerdi.
uygurlarda ise ölüm cezası bulunmuyordu. Üçyüz değnek ile maddi bir ceza veriliyordu.

İşte böyle asil bir millet, kadına, kız çocuğuna böylesine değer veren bir millet ne oldu da bugün pedofiliyi, tecavüzcü ile mağduru evlendirmeyi tartışır oldu?
Üstelik içimizde bu ortadoğu soysuzluğunu savunanlar var ne yazık ki…

turk-kizlari

KORE GAZİSİ SÜLEYMAN ve KORELİ KIZI AYLA…

Dünyada her milletin ordusu vardır, askeri vardır.
Ama Türkler için bu durum biraz farklıdır.
Türkler askerliği bir sanat olarak icra eden yegane millettir dünyada.
Az sonra okuyacaklarınız da bunun ıspatı niteliğindedir.
Ama peşinen söylemeliyim ki ağlamaya hazır olun…

Kore Savaşı’nın en çetin merhaleleri, Türk askerleri Çin ordusunu püskürterek onların elindeki Güney Koreli esirleri kurtarıyor, bu esirler arasında anne babaları öldürülmüş çocuklar da var ne yazık ki…

İşte bu çocuklardan birini 25 yaşındaki süleyman birbiley adlı asker alıyor ve ona “ayla” ismini vererek 5 yaşındaki kız çocuğuna adeta kendi kızı gibi davranıyor, onunla ilgileniyor.

Ayla’da Süleyman’ı babası biliyor ve onunla hiç ayrılmak istemiyor.
Fakat savaş sona eriyor ve Türk askeri’nin anavatana dönmesi gerekiyor.
Süleyman Ayla’yı gerçekten evlat edinmek ve Türkiye’ye götürmek istiyor, fakat buna müsade edilmiyor.
Baba kız ne yazık ki savaş sonunda ayrılıyorlar.

Süleyman Birbiley Ayla ile ayrılışlarından tam 60 yıl sonra kızını bulmak ve ölmeden önce kızına kavuşmak için harekete geçiyor.
Kore Gaziler Derneği nezdinde girişimde bulunuyor.
Gaziler derneği de Kore makamlarına durumu iletiyor.

Ve netice alınıyor.
Güney Kore televizyonu Ayla’yı buluyor ve Süleyman Bey ile Ayla’yı buluşturmak, baba ve kızı kavuşturmak için harekete geçiliyor.

Ayla tam 65 yaşında çoluğa çocuğa karışmış, hatta torun sahibi olmuş.
Süleyman amca da eşini yanına alıyor ve soluğu Kore’de alıyorlar.

Ve mutlu son.
Bu mutlu sonu ifade edecek kelime bulamıyorum.
En iyisi siz videosunu seyredin;

Süleyman bey, eşi ve Ayla;

Süleyman Amca kızı Ayla’ya kendi elleri ile Türk lokumu yediriyor.

 
Süleyman amca, eşi, Koreli kızı ve Koreli torunları;

kore-ayla
Yahu nasıl bir hikaye bu böyle?
Resmen darmadağan etti beni. hala ağlıyorum. yazarken bile gözlerim yaşlı…

Belgeselin tamamını şuradan seyredebilirsiniz;

Belgeselin orijinal adı:
“Ayla: My Korean daughter”

BÜYÜK TAARRUZ’DA ŞEHİT OLAN BABA OĞUL…

dumlupınar şehitliğine giderseniz şayet, en tepedeki büyük mehmetçik anıtına çıkarken merdiven basamaklarının sağında bir baba-oğul anıtı vardır.
bu anıtta yağız bir türk askeri ve kucağında yaşlı bir başka asker tasvir edilir.

Çetmilli Ali Çavuş ve Oğlu Mehmet Onbaşı Anıtı.

Çetmilli Ali Çavuş ve Oğlu Mehmet Onbaşı Anıtı.

 

işte yukarıdaki görselde tasvir edilen kahramanlar, baba-oğul kurtuluş savaşında şehit verdiğimiz çetmilli ali çavuş ve oğlu onbaşı mehmet‘tir.

1912’de balkan savaşı patlak verdiğinde çetmilli ali çavuş savaşa katılmak üzre evinden çıktığında geride bıraktığı oğlu mehmet henüz 8 yaşındadır.
ali çavuş balkan savaşlarından sonra takip eden yıllar içinde sırasıyla, galiçya, hicaz, yemen vekafkasya’da cepheden cepheye koşarak 11 yıl köyünden ve ailesinden uzak kalmış, milli mücadele başlayınca da doğu cephesinden
kurtuluş savaşı‘na koşmuştur.

bu geçen 11 yıl boyunca mehmet büyümüş, yağız bir delikanlı olmuş, o da babası gibi milli mücadeleye katılmak için orduya yazılmıştı.

baba ve oğulun yolları nihayet cephede kesişir.
dumlupınar’da başkomutanlık meydan savaşında 19 yaşındaki alay sancaktarı mehmet onbaşı ile ali çavuş karşılaşırlar.
birbirlerine sarılıp hasret giderirler.
lakin bu sevinç ve bu kavuşma, hasret giderme bir hayli kısa sürer.
kavuşmanın sabahındaki süngü hücumunda çetmilli ali çavuş şehadet şerbetini içer.
onbaşı mehmet babası ile bir kez daha gurur duymuştur.

babasının şehit olmasının üzerinden henüz 3 gün geçmişken onbaşı mehmet’te 31 ağustos günü izmir’e ilk giren birliklerimizin içinde şehit düşer.

böylece baba ve oğul ikisi de şehit olarak birbirlerine kavuşmuş olurlar.

yukarıdaki görselde gördüğünüz bronzdan yapılmış bu ikili heykelde genç oğul şehit babasını kucağında taşımaktadır.
anıtın altındaki mermer kitabede ise bu hikaye anlatıldıktan sonra “yüce kahramanları minnet ve şükranla anıyoruz” şeklinde yazı vardır.

ruhları şad olsun.

YUNAN ORDULARI BAŞKOMUTANINI ESİR ALAN ÇAVUŞ…

Büyük Taarruz’un ismi pek zikredilmeyen kahramanlarından biri olan AHMET ÇAVUŞ’tur.

Savaştan evvel Afyon cezaevinde gardiyanlık yapan bu kahraman asker, esir aldıkları Yunan askerlerinin içinde Yunan orduları başkomutanı nikola trikopis olduğunu bilmiyordu, işin bir başka ironik yanı da, Ahmet Çavuş tarafından esir alınan General Trikopis de Yunan orduları başkomutanı olduğunu henüz bilmiyordu, başkomutan olduğu kendisine Uşak’ta huzuruna çıktığı mustafa kemal atatürk tarafından bizzat tebliğ edilmiştir.

general trikopis, esir alınış anını şu şekilde aktarıyor;

“her tarafımız türklerle çevrilmişti. esir olacağımızı anlamıştık. bizde kılıcı düşmana teslim etmek küçüklük sayılır. durumun kötüye gittiğini gören yaverim, bir ara yanıma gelerek:
‘generalim kılıcını imha edelim’ dedi.
derhal kılıcımı verdim. önümde parçaladı.
bu sırada atım da vurulmuştu.
başka bir atla çemberi yarıp kaçmaya çalıştım. olmadı yakalandım.
atımdaki süvari kılıcını da aldılar.
ve beni ilk defa garp cephesi komutanı ismet paşa’nın yanına götürdüler. daha sonra mustafa kemal’in huzuruna çıkardılar.”

ahmet çavuş ise bu esir edişinin hikayesini şu şekilde aktarıyor;

“keşif için üç kişi dağa(elmalıdağ) tırmanmağa başladık.
yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı.
arkamızdan da kırk kişi yollayacaklardı.
alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız zaman, 5 – 10 zabitin oturduklarını gördüm.
derhal bombalardan birisini yakalayarak, davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. hepsi, ellerini kaldırdılar.
arkadaşlarım da yanına gelmişlerdi. ben önümüzde duran bir zabitin atını yularından yakalıyarak çektim.”

sordular:
-“ne kadar kuvvetiniz var?” dediler.
-“üç ordu, dedim. tamamen muhasara altındasınız. ya teslim olacaksınız, ya sizi gurup ateşine vereceğiz.”
-“hangi kıtaya kumanda ediyorsun?” dediler.
-“alay kumandanıyım”, dedim.

rütbemi sordular?

-“başçavuş…” dediğim zaman hepsi hayret içerisinde kalmışlardı.

hayretlerini gidermek için devam ettim:

-“bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var”, dedim.

onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. onlar da bize, bol bol sigara ikram ettiler.
ceplerimizi doldurduk.
biz onları böylece esir aldıktan epey sonra kaymakam hüseyin hüsnü beyle tabur kumandanımız fuat bey geldiler.

hüseyin hüsnü bey, esir zabitlerin içerisinden birisini, eliyle işaret ederek bana sordu:

-“bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?”
-“ne bileyim, dedim. elin düşmanı… babamın oğlu değil ya!…”

fuat beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı:

-“trikopis, trikopis, diye haykırdı. yunan başkumandanı…”

trikopis’i uşak’a kadar getirdik.
orada bana bir istiklâl madalyası yazdılar. trikopis’in esvaplarını da bana hediye ettiler. geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim.
şimdi bunlar azıcık eskidi. sokağa pek gelmiyor. evde saklıyorum…

Görsel-1) Ahmet Çavuş.

Görsel-1) Ahmet Çavuş.

Görsel 2 ve 3) Ahmet Çavuş’un kabri.

 

AHMET ÇAVUŞ BELGESELİ/NTV.

YILDIRIM KEMAL…

Afyonkarahisar’dan Uşak yönüne doğru giderken kuzeye doğru sapıp Zafertepe mevkiini ziyaret ederseniz yolunuzun üzerinde bir köy vardır. Yıldırımkemal köyü.
Afyon ilinin Sinanpaşa ilçesine bağlı bu köy, Büyük Taarruz-Başkomutanlık Meydan Muharebesinde önemli bir yere sahiptir.

Köyün adı, büyük taarruz sırasında Konya’da tedavi gördüğü hastaneden kaçarak fahrettin altay paşa’nın süvari tümenine katılan ve emrindeki 30 kahraman süvari ile düşman kuvvetleri ile yaptığı çarpışmada şehit düşen İzmirli süvari subayı “Yıldırım” lakaplı Kemal Bey’den gelmektedir.

28 ağustos 1922’de 5. Süvari Kolordusu’nun, çekilmekte olan ve eğret bölgesindeki ihtiyatta bulunan Yunan kuvvetlerine baskınlar yaptığı sırada, İzmir’e ilk gidecek süvari kıtasının başında bulunmak üzere görevlendirilen Yıldırım Kemal, Küçükköy istasyonu yakınındaki çarpışmalarda 30 arkadaşı ile birlikte şehadet şerbetini içmiş bir Milli Mücadele kahramanıdır.

Bu sebeple eski adı Küçükköy olan mevkiye, Yıldırımkemal ismi verilmiştir.

Görsel-1) Yıldırımkemal Şehitliği.

Görsel-1) Yıldırımkemal Şehitliği.

 

Görsel-2)Yıldırımkemal şehitliği kitabesi.

 

Görsel-3)Yıldırımkemal tren istasyonu.

EK: Yıldırımkemal Köyü Google Maps Konum.

ZAFER YOLU…

30 Ağustos Zaferimizin parçalarından biri olan “zafer yolu” bizim tarihimizin dönüm noktalarından biridir.
Zafer yolu, büyük taarruza hazırlanan kahraman ordumuzun, düşman kuvvetlerinin bulunduğuafyon müstahkem mevkii‘ni tek hamlede parçalamak adına kocatepe civarına yaptığı yığınağın tanımlamasıdır.
başlı başına bir kahramanlık destanıdır zafer yolu…

Görsel 1: Kocatepe Zafer yolu.

Görsel-2: Kocatepe Zafer Yolu 2

tarihler 17 ağustos 1922’yi gösterdiğinde mustafa kemal, ankara’dan gizlice ayrılıyor, önce konya’ya, sonra da akşehir’e geçerek kurmaylarına resmen büyük taarruz’u tebliğ ediyordu.
26 ağustos günü sabaha karşı türk ordusu bütün kuvvetleri ile kocatepe’den afyon’a doğru saldırıya geçecek ve ivedilikle netice alınacaktı.
20 ağustos sabahı ise ankara gazeteleri mustafa kemal’in çankaya köşkünde bir davet vereceğini yazıyordu.
—————-
kısa not: bakınız o dönemin milli mücadele ruhunu çok güzel yansıtan bir hamledir bu. ankara medyası tamamen milli mücadele ruhu ile büyük taarruz harekat planının bir parçası oluyor. milli çıkarlara uygun bir şekilde hareket ederek büyük taarruz hazırlıklarına zaman kazandırıyor ve düşman istihbaratı yanıltılıyor. günümüz medyasına ve bunların davranışlarına baktığımızda bu olağanüstü ve alkışlanası bir vatanperverlik örneğidir.
—————

evet, bütün dünya böylece mustafa kemal‘in ankara’da vereceği davete hazırlık yaptığını, ankara’da olduğunu düşünürken, mustafa kemal zaman kazanıyor ve kurmayları ile görüşüp, türk ordusunu denetleme fırsatı buluyordu.

bu öyle bir orduydu ki, 4 gün boyunca 100 kilometreden ziyade bir mesafeyi sadece geceleri yürüyerek katetmiş ve afyon’un güneyinde konuşlanmıştı.
tam 4 kolordu asker, 100.000 asker, binlerce at, yüzlerce top arabası…
gündüzleri gölgeliklerde dinleniyor, sonra gece boyu hiç durmadan yürüyordu.
zafere doğru, zafer yolundan yürüyorlardı.

20 ağustos’ta ordu’nun yürüyüşü bitmiş, 20 ağustos’u 21 ağustos’a bağlayan gece hava karardığında ordusuna erzak ve mühimmat taşıyan bir milletin yürüyüşü başlamıştı.

türklerin tek bir kurşunu vardı. ve o tek kurşunu da bu büyük taarruz‘da harcayacaklardı.
büyük taarruzun planı o güne değin görülmemiş bir risk içeren, askeri literatürde “deli saçması” olarak tanımlanacak bir plandı.
dünya savaş tarihinde daha önce hiç böyle bir imha taarruzu yapılmamıştı ve yapılmayacaktı.
ama türk milleti buna mecburdu.
ani baskın, ivedilikle sonuca gitmek lazımdı.

Görsel-3: Başkomutanlık Meydan Muharebesi Planı.

e zafer yolunda sevkiyat başlamıştı.
şuhut yönünden kocatepe’ye ve afyon’u çevreleyen tüm müstahkem mevkilere büyük bir sevkiyat yapılıyordu.

sevkiyatı yapanlar kimlerdi?

köylüler, halk, asker, subay herkes.
hatta anadolu’nun türlü hayvanatı…öküzler, beygirler, katırlar, eşekler, köpekler bile bu kutlu zafere sebep olacak sevkiyatı birlikte yapıyorlardı.

şuhut dağlarından afyon tepelerine.
kiminin ayağı çıplak, kiminin kolu kırık.
kimi ateşli, kimi gebe, kiminin kucağında çocuğu…

halk ve asker birlikte.
bomba taşıyordu, mermi taşıyordu, top arabası itiyordu.

hepsi de imanlıydı amma.
birinin bile kazanılacak zaferden şüphesi yoktu.
çünkü onların hepsi aynı amaç doğrultusunda ilerliyordu.
kadını, erkeği, çocuğu, genci, yaşlısı…
hep birlikte onlarca kilometre yol katetti.
bir yudum suyunu, bir parça ekmeğini kahraman mehmetçik ile pay etti.

kurtarılacak bir vatan vardı o dağların arkasında.

ve binlerce asker, binlerce insan yürüdü durdu zafere, zafer yolu’ndan.
afyon’a taarruz edecek bir ordu sevkedildi elbirliğiyle zafer yolu’ndan.

anlamamıştı düşman,
bu asil sevkiyattan, zafer yolundan yapılan bu asil ve kutlu yürüyüşten haberdar olmamıştı.
bırak yunan’ı, ingiliz’i de, fransız’ı da şaşkındı.

haberleri olmamıştı.
ta ki 26 ağustos sabahı türk topçusu en müstahkem mevzilerini dövene kadar.
nereden gelmişti bunlar?
kimlerdi?
nasıl bir güç bir gecede onları tam da tepelerine bindirmişti…

işte o zaferi birlikte yürüyen halk ve asker beraber kazandı 30 ağustos’ta.
kocatepe’den dövülen her bir düşman mevzisinde halk ile askerin ortak çalışması, fedakarlıkları vardı.

halk ve asker birlikte kazanmıştı zaferi…

işte zafer yolu, bu kutlu zaferimizin en önemli kilometre taşlarından biridir.
şuhut’un ayazlı dağlarında yazılan bir kahramanlık destanıdır zafer yolu.

Görsel-4: Şuhut, Zafer Yolu takı.

 

Görsel-5: Şuhut-Kocatepe Zafer Yolu Haritası.

 

EK: ZAFER YOLU BELGESELİ/NTV.

Osmanlı’da bir Paralel Devlet Yapılanması: NAKİB-ÜL EŞRAF…

Osmanlı’da paralel devlet, paralel yapı var mıydı?
Evet vardı.

nakib-ül eşraf, bir nev’i osmanlı paralel devlet yapılanmasıydı.

Kelime anlamı olarak “ali evladı müfettişi” anlamına gelen nakib-ül eşraf, yıldırım bayezid zamanında kurulmuştur.
Peygamber sülalesinden gelenlerin (seyyid) kaydını tutma amaçlı bu kurum bir devlet yapılanması gibi örgütlenmiştir.
Sonraki yıllarda ise bir nevi devlet içinde devlet haline gelmiş, hatta bazı durumlarda devlet otoritesinin de üzerine çıkmıştır.

Kurumun başında bir sadrazam nakip bulunmakta, vilayetlerde Nakib-ül eşraf ve bunların olmadığı yerlerde de Nakib ül Eşraf Kaymakamları görev yapmaktadır, Seyyid soyundan gelenler için aktarılan para ve savaş ganimetlerini toplanmış, seyyidlerin dava ve diğer sorunlarıyla alakadar olunmuştur.

Osmanlı’da ne suç işlerlerse işlesinler seyyidleri katiyen kadılar yargılayamazlar, nakib-ül eşraflar yargılarlardı.
Bu da bu kurumun “devlet içinde devlet” olduğunun en önemli delilidir.

Yıllar içinde yozlaşan bu kurum gayri resmi de olsa halen devam etmekte midir?
Bilmiyoruz, ama Osmanlı’da elinde seyyidlik belgesi olanların çok ballı olduğu, vergiden ve askerlikten muaf oldukları işte bu nakib ül eşraflar sayesinde kayıt altına alınmaktaydı.

Hatta bu yetkiyi elinde bulunduranlar seyyid’lik ile alakası olmayan kimseler için bile seyyidlik belgesi düzenlemişler, bu kişilerin bu imkanlardan faydalanmasını sağlamışlardır.

Artık seyyid belgesinin kimlere kaça satıldığını, bu işlerden kimin ne kadar çıkar elde ettiğini de dönemin mesullerine sormak gerek.